Değişim Sürecindeki Küresel Güvenlik Algılaması Ve Özel Güvenlik-Ülke Güvenliği İlişkisi

05 04 2012 | Ekleyen: | Konu: Ülke Güvenliği

Kimilerine garip gelebilir ama, bir güvenlik profesyoneli olarak, 30 yaşıma 1990 yılından sonra girdiğim için kendimi çok şanslı hissettiğimi söyleyebilirim. Çünkü benim dahil olduğum nesil, İkinci Dünya Savaşından sonra başlayan ve 45 yıl kadar devam eden soğuk savaş kültürünün hakim olduğu bir güvenlik kültürüyle yetişmiş olarak henüz meslek hayatlarının başlarındayken, bu dönemin sonunu işaret eden Berlin veya diğer adıyla Utanç Duvarının yıkılmasına ve SSCB?nin dağılmasına şahit oldu.

Ülkelerin batı ve doğu bloku olarak ikiye ayrıldığı soğuk savaş kültürünün hakim olduğu güvenlik anlayışı; mütecaviz olarak isimlendirilen karşı bloktaki düşman ülkelerin, hava kuvvetleri ve yüksek ateş gücüyle desteklenen düzenli askeri birliklerle, yıldırım hızıyla yapacakları taarruzlara hazır olmaya yönelikti.

Dolayısıyla, güvenlik analistleri tarafından yapılan tehdit analizlerinde, güvenliği sağlanan topraklara yönelik tehditler olarak, sınırların ötesinde konuşlandırılmış askeri birlikler kabul ediliyordu. Örnek olarak, Rusya?nın Ural Dağları bölgesindeki bir tank ordusunun doğu sınırlarımızdan yapabileceği bir taarruz, adeta bir kabus gibi ve gerçekleşme ihtimali çok yüksek bir senaryo olarak kabul ediliyordu. Doğu bloku da bundan farklı değildi ve SSCB ordusunun da NATO orduları tarafından başlatılacak bir taarruza karşı 24 saat hazır olduğu ve bu hazırlık derecesini yıllarca sürdürdüğü bilinmekteydi.  

Her iki bloğun da askeri stratejisinin ortak noktaları, en basit anlamıyla, güçlü askerî birliklerle yapılacak ani bir saldırı ile sınırların aşılması, başta nükleer silahlar olmak üzere, çok yüksek derecede ateş gücü kullanılması ve  barış zamanından itibaren desteklenen gerilla unsurları ile karşı tarafın geri bölgesinde kargaşa yaratılmasıydı. 

Onyıllar boyunca, hem batı hem de doğu bloku ülkeleri bu stratejiye göre silahlandı, ordularını teşkilatlandırdı, halkını eğitti, hatta bu kadarla kalmadı, düşman işgalinde kullanılmasın diye yollarını dar tuttu, köprülerini en kısa sürede imha etmeye hazırlandı, ormanlarını düşman tanklarına engel olacak şekilde yetiştirdi.

Diğer taraftan, hasım ülkelerin askerî hazırlıkları hakkında haber alabilmek için, istihbarat teşkilatları hep güçlü olmak ve gizli hareket etmek zorundaydı. Diplomatik misyon görevlileri ise, istihbarat teşkilatlarının birer uzantısı olarak görev yapıyorlardı ve bulundukları ülkede yaptıları seyahatler, konuştukları kişiler sürekli yakın takip altındaydı. 

Bu dehşetli rekabet ortamında ülkelerin kendi vatandaşlarına yönelik ortak tehditlere karşı iş birliği yapması, birbirlerini eğitmesi, bilgi alışverişinde bulunması, güvenlik ve savunma sektöründe sermaye ortağı olması hayal bile edilemezdi. Hatta bu husus, aynı bloktaki ülkeler arasında dahi mümkün değildi.

Ülkelerin halkları ise, her an düşman orduları tarafından işgal edilecekleri korkusuyla yaşarken, yüksek savunma harcamalarına bırakın ses çıkarmayı, gizlilik gerekçesiyle bu bilgiye erişmeyi dahi  akıllarından geçiremezlerdi.

Soğuk savaş dönemin sonu, önce 1980?li yılların başında Yugoslavya?da başlayan karışıklıklarla kendini gösterdi. Daha sonra, SSCB lideri Gorbaçov?un artık işlemez hale gelen sosyalizmin önünü açmak için öne sürdüğü, açıklık ve yeniden yapılanma politikalarıyla iyice çatırdamaya başladı. Sovyetlerin Afganistan?da bozguna uğraması, nükleer silahlanma ve uzay çalışmaları yarışında ABD ile başa çıkamaması, aynı zamanda doğu bloku ülkelerinde başlayan demokrasi hareketleri gibi bir çok faktörün etkisiyle, önce Berlin Duvarı yıkıldı, arkasından SSCB dağıldı ve soğuk savaş resmen sona erdi.

Kimilerine göre ?soğuk barış? olarak da isimlendirilen bu yeni dönemde, kurulduğu günden beri Varşova Paktı ordularının her an saldıracağı korkusuna karşı Batı ülkelerinin sırtını dayadığı NATO?nun geleceğinin ne olacağı ciddi bir sorun haline geldi. Öyle ya, madem SSCB dağılmıştı ve Batı?nın korkulu rüyası Kızıl Ordu?nun kağıttan kaplan olduğu anlaşılmıştı, o halde NATO gibi bir masraf kapısına ne ihtiyaç vardı?

Bu soruya cevap, 1991 yılında Roma?da toplanan NATO zirvesinde kabul edilen ve sonraki yıllarda meydana gelen siyasi gelişmelere göre geliştirilen ?yeni strateji? belgesiyle geldi. Artık, NATO?nun litaratüründe şimdiye kadar rastlanmayan, güvenliğin evrensel niteliği, bölgesel çatışmalara ve istikrarsızlıklara müdahale, uyuşturucu ticaretiyle mücadele, doğal afetlere yardım, eski doğu bloku ülkeleriyle barış için ortaklık, terörizmle savaş, Rusya ile işbirliği gibi kavramlar konuşulmaya başlandı.  

Askerî ağırlıklı ve dış tehditlere yönelik güvenlik kavramında, NATO?nun yeni stratejisiyle başlayan köklü kültürel değişim, değişime en açık güvenlik profesyonellerini dahi şaşırtacak düzeyde oldu. Askerlerin tekelindeki savaş ve güvenlik kavramları, yavaş yavaş yarı askerî unsurların ve sivil kuruluşların da ajandasına dahil olmaya başladı. Hatta, devletlerin politik nedenlerle doğrudan angaje olamadığı sorunlarda, askerlerin yerini almaya başladılar.

Soğuk savaş döneminde özellikle üçüncü dünya ülkelerindeki iç çatışmalarda illegal ortamlarda iş bulabilen paralı askerler, artık özel güvenlik şirketleri, özel askerî şirketler, güvenlik danışmanlık firmaları gibi şirket ünvanlarıyla görülmeye başladılar. Örnek olarak; Hırvatlarla Sırplar arasındaki 1995 savaşı öncesinde, Hırvat ordusunun eğitimi için Hırvatların Amerikan sermayeli bir özel güvenlik danışmanlık şirketiyle anlaştığı ve bu şirketten topçu silahlalının kullanımı dahil olmak üzere eğitim hizmeti aldıkları bilinmektedir.

Son 10 yılda, özellikle Afganistan ve Irak?taki askeri operasyonlar sırasında bir çok özel güvenlik firması, konusu yarı-askerî görevlerin yürütülmesi, lojistik hizmetler, yol güvenliği, tesis koruma, kritik personel koruması gibi konularda ihaleler almaktadır. Bu şirketlerin, işlerini sürdürürken sebep oldukları insan hakları ihlalleri nedeniyle suçlamalara maruz kaldıkları, hatta iş yaptıkları ülkelerde misilleme saldırılarına maruz kaldıkları da bilinmektedir. Karadaki bu işlerin yanısıra, açıkdenizlerde seyreden ticari gemilere yönelik korsanlık eylemlerine karşı, deniz taşımacılığı şirketlerinin gemilerde özel güvenlik görevlisi olarak tanımlanabilecek silahlı muhafız timleri bulundurmaya başladılar. 

Bu gelişmelere paralel olarak, uluslararası resmi ve yarı-resmi kuruluşlar tarafından özel güvenlik firmalarının, esasında devletlerin temel sorumluluğu olan insan haklarının korunması konusunda  sorumluluk üstlenmelerine dair, kâh gönüllü, kâh zorunlu düzenlemeler yapılmıştır. Bu husus, özel güvenlik firmalarının aslında sanıldığı kadar ?özel? olmadığının, aksine iş yaparken ülke yönetimlerinin yakın kontrolünde olduklarının ve adetâ resmi kolluk kuvvetleri gibi görülmelerinin kaçınılmaz olduğunun açık bir göstergesidir.

Soğuk savaşın sona ermesinden sonraki 10 yıllık dönemde, özel güvenlik sektörünün gelişme gösterdiği pek söylenemez. Devletler, soğuk savaş döneminin mirası olan bir anlayışla güvenlik hizmetlerindeki tekellerini sürdürmeye büyük oranda devam ettiler. Ancak, hükümetler üzerindeki bütçe baskılarının gittikçe artması sonucu, devasa boyuttaki ordular önce küçültüldü, sonra daha da küçültüldü. Hatta, bazı askeri yeteneklerin devamlılığı için müttefik ülke ordularıyla işbirliği düzenlemeleri yapıldı. Ordular arasında, askeri yeteneklerin kiralanması, know-how transferleri, çok uluslu birliklerin kurulması gibi soğuk savaş döneminde akla dahi gelmeyen gelişmeler meydana geldi.

Bütçe savaşlarını kaybeden ordulardan sonra sıra, kolluk kuvvetlerine geldi. Polis ve Jandarma, aşağıda değineceğimiz artan iç tehdit unsurlarının da etkisiyle bazı görevlerden kendisini sıyırmaya başladı. Eski dönemde, her yerde nokta güvenliği sağlamaya çalışan kolluk kuvvetleri de, mevcut kaynaklarını uzmanlık gerektiren genel güvenlik hizmetlerine kaydırabilmek için bazı görevlerden çekilmeyi, daralan bütçelerle baş edebilmenin bir yöntemi olarak görmeye başladı. Bu çözüm tarzı ile ortaya çıkan güvenlik açığının kapanması için, özel güvenlik şirketlerinin ağırlığı artmaya başladı. 

Soğuk savaşın sona ermesinin yanında, güvenlik konseptlerini değiştiren ikinci bir dönüm noktası ise 11 Eylül saldırıları oldu. O güne kadar, ana karasında güvenlik sorunu olarak sadece suç olaylarını gören ve İçişleri Bakanlığı bile olmayan ABD, birden bire refah ve uygarlığın timsali olarak gördüğü İkiz Kulelere ve küresel askeri gücünü yönettiği Pentagon?a, tüm Dünya?ya sivil havacılığın güvenlik standartlarını dikte eden kendi ülkesinin iki havalimanından bindikleri uçakları kolayca ele geçiren teröristlerce kaçırılan uçaklarla yapılan saldırılara sahne oldu.

ABD?nin bu saldırıyla girdiği kültürel şoku tam olarak atlattığını söylemek hala mümkün değil ama saldırılardan sonra herkesin aklına güvenlik tedbirlerini gözden geçirmek geldi. Bu kapsamda, risk analizleri yeniden yapıldı, prosedürler gözden geçirildi, eğitimler yenilendi, kolluk kuvvetlerinin ve özel güvenlik görevlilerinin yetkileri genişletildi, bilgi ve istihbarat paylaşımına ağırlık verildi, suçlular ve şüpheliler kelimenin tam manasıyla fişlenmeye başlandı. Diğer yandan yönetsel olarak bağımsız olan bir çok güvenlik kurumu, Anavatan Güvenliği olarak bilinen, İçişleri Bakanlığı muadili yeni kurulan bir kuruma bağlandı. Kısacası, Amerikalıların hayatında güvenliğin ağırlığı iyice arttı.  ABD?deki bu gelişmeler, diğer ülkeleri de etkiledi ve güvenlik konusunda küresel ölçekte bir farkındalık artışı gözlemlendi.

Bu gelişmeler, güvenlik teknolojilerindeki gelişmelerin de önünü açtı. Gençliğimizde ancak filmlerde gördüğümüz megapiksel kameralar, X-Ray detektörleri, yüz tanıma sistemleri, biyometrik teşhis-tanıma cihazları, patlayıcı madde tespit cihazları, dinleme cihazı tespit detektörleri gibi bir çok elektronik güvenlik teçhizatı artık günlük hayatımızın bir parçası haline geldi.

Güvenlik ortamındaki risklerde ve karşı tedbirlerdeki bu gelişmelerin etkisiyle, güvenlik risk değerlendirmelerinin ilgi alanına giren tehditler için, güvenlik profesyonelleri artık çok uzaklara bakmıyor. Tehditler artık, moda tabiriyle, asimetrik bir karakter taşıyor ve bir hattın ötesinden değil, aniden yanıbaşımızda beliriveriyor. Masamızın üzerinde bulduğumuz bir zarfın içinden tebrik kartı beklerken, şarbon mikrobunun çıkması; gözümüz gibi koruduğumuz bir yönetim binasının otoparkında bomba yüklü bir aracın infilak etmesi; çevremizde dolaşan hamile bir kadının, intihar bombacısı çıkması artık işten bile değil.   

Günümüzde, ülke yönetimlerinin güvenlik algılaması da, hayalet ordularla savaşmaya hazır olmak yerine,  vatandaşlarının refah ve huzurunu olumsuz etkileme ihtimali olan, kim tarafından, nerede ve ne zaman gerçekleştirileceği belli olmayan asimetrik tehditlere yönelik tedbirlere yönelmiştir. Hükümetlerin korkulu rüyası artık, toplumun yaşam kalitesini bozabilecek iç istikrarsızlıklardır.  

Tehditlerin asimetrik olduğu bu ortamda, kolluk kuvvetlerinin değişen güvenlik konseptleri nedeniyle varlık gösteremediği bir çok noktada güvenliği sağlayan özel güvenliğin her geçen gün ülke güvenliğine daha çok entegre olduğu da gözlemlenmektedir.

Özel güvenlik birimlerinin ülke güvenliğine en büyük katkısı, şüphesiz genel kolluk kuvvetlerinin aslî görevlerine daha çok kaynak ayırmasına fırsat vermesidir.

Örnek olarak; eskiden ülke güvenliğinin bir parçası olarak kabul edilen ve güvenlik tedbirleri MGK tarafından takip ve kontrol edilen Havalimanlarının güvenliği özel güvenliğe devrediliyor; petrol boru hatlarını koruyan jandarma karakollarının yerini özel güvenlikler alıyor; 10-15 yıl önce baraj güvenliğinde gördüğümüz jandarma komando bölükleri yerine artık özel güvenlik görevlilerini görmeye başladık. Rafinerilerde, enerji santrallerinde, TRT vericilerinde, diplomatik misyon binalarında gördüğümüz özel güvenlik görevlileri verilebilecek diğer örnekler arasında. Yakın gelecekte cezaevleri, askerlik şubeleri, lojmanlar ve devlete ait dinlenme tesislerinin güvenliğinin özel güvenliğe devredilmesinin gündeme gelmesi kimse için sürpriz olmayacak.  

Bu gibi hizmetlerin özel güvenlik tarafından yürütülmesi, genel kolluk kuvvetlerinin emniyet ve asayiş hizmetlerine daha profesyonel bir yaklaşım sergilemesini sağlayacaktır. Örnek olarak; 2005 yılında aslında özel güvenlik tarafından icra edilebilecek koruma görevlerine Jandarma Genel Komutanlığı tarafından tahsis edilen asker sayısının yaklaşık 50 bin olduğu bilinmekteydi ki; bu o zamanki Jandarma mevcudunun %20?sini oluşturmaktaydı.   

Diğer yandan, 2005 yılında kabul edilen 5188 Sayılı Kanunla birlikte güvenlik hizmetine ihtiyaç duyan işletmelerin, bina ve tesislerin, alış veriş merkezlerinin kendi güvenliklerini sağlamaya başlamaları ile, hiç bir genel kolluk kuvvetinin finansal gücünün yetmeyeceği kadar çok güvenlik kontrol noktası kurulmuş durumdadır. Günlük hayatımızda kaç defa metal detektörlerden geçtiğimizi, çantalarımızın kaç defa X-Ray cihazından geçtiğini, kaç defa kimliğimizi güvenlik görevlilerine ibraz ettiğimizi düşünelim. Herhalde, hepimiz günde en az bir defa bu kontrollerden  geçtiğimizin farkındayızdır.

Bir çoğumuzun bazen sinirlendiği bu tedbirler, bir yandan kişisel güvenliğimizi sağlarken, diğer yandan potansiyel suçluların, suç işleme hazırlığında olan kişilerin ve suç aletlerin tespit edilmeden dolaşabildikleri alanları daraltarak toplum güvenliğine, dolayısıyla ülke güvenliğine de inkar edilemez katkılar sağlamaktadır.

Özel güvenliğin fiilen ve aktif olarak ülke güvenliğine katkısının yanısıra, teknik imkanlar konusunda da özel güvenliğin bir çok suç olayının çözümüne katkıda bulunduğu bir gerçektir. Bir çok sansasyonel suç olayında olduğu gibi, adi suçların aydınlatılmasında bile özel güvenlik birimlerinin sahip olduğu teknik imkânlardan faydalanılmakta, çoğu zaman zanlıların yakalanması CCTV kayıtlarının incelenmesi ile mümkün olabilmektedir.

Ülkelerin genel kolluk kuvvetlerinin, gerek terörizmle, gerekse organize suçlarla mücadele için diğer ülkelerin kolluk kuvvetleriyle birlikte gerçekleştirdikleri müşterek operasyonların ne kadar etkili olduğu ortadadır. Benzer işbirliği ortamının özel güvenlik-genel kolluk arasında da gelişmesi, ülke güvenliğinde özel güvenliğin rolünün  önemini daha da artıracaktır. 

Bugün, çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmış bir çok ülkede, genel kolluk ve özel güvenlik arasındaki iş birliği imkânlarını artırmanın yolları aranmaktadır. Çünkü, özel güvenliğin imkân ve kabiliyetleri doğru tanımlandığında ve yapıcı bir şekilde yönlendirildiğinde ülke güvenliğine, ekonomiye ve  toplum barışına önemli katkılarda bulunma potansiyeline sahiptir. 

 

   

Bir Yorum to “Değişim Sürecindeki Küresel Güvenlik Algılaması Ve Özel Güvenlik-Ülke Güvenliği İlişkisi”

  1. omer says:

    özel güvenlik görevlileri sadece çalıştığı is yeri amaclari doğrultusunda hizmet verdirilmeye yönlendirilmektedir kazanç menfaat tanrilastirilinca gasp el koyma gibi durumlar güçlü d kurumlarnin yetkililerincedahi sıradan işler sayilabilmektedir.Bu tür olaylar daha güçlü saydığımız ülkelerde oluyormu acaba?
    utanç veri cı. bu durumları budevirde yasamamamiz için heryere kamera devletin bekası için özellikle giriş çıkışlara diyorum.

Yorum Yapın